Ayşegül Çoruhlu’nun meme kanseri açıklamaları: Kabızlık iddiası ne kadar doğrulanmış?
Biyokimya Uzmanı Ayşegül Çoruhlu, Sözcü TV’de İpek Özbey’in sorularını yanıtladığı “Dr. Ayşegül Çoruhlu ile Longevity” programında meme kanserinden korunma ve erken tanı başlıklarını değerlendirdi. Çoruhlu, meme kanseri riskinde aile öyküsü, genetik yatkınlık, kilo, uyku düzeni ve çevresel maruziyetlerin yanı sıra kabızlığın da etkili olabileceğini savundu.
Ancak programda dile getirilen bazı önerilerin bilimsel kanıt düzeyi aynı değil. Sağlık otoriteleri, meme kanserinde en güçlü risk faktörleri arasında yaş, aile öyküsü, BRCA1 ve BRCA2 gibi gen değişiklikleri, meme yoğunluğu, alkol kullanımı, menopoz sonrası fazla kilo ve bazı hormonal maruziyetleri gösteriyor. Kabızlık, sütyen kullanımı, deodorant, diş kanal tedavisi veya plastik şişeden su içme gibi başlıklar için ise meme kanseri riskini doğrudan artırdığını gösteren yeterli ve kesin kanıt bulunmuyor.
ÇORUHLU ERKEN TANIYA DİKKAT ÇEKTİ
Çoruhlu, meme kanserinde tarama ve takip yaşının kişisel risk durumuna göre değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, 20’li yaşlardan itibaren meme dokusunun tanınması amacıyla ultrason takibine başlanmasını önerdi. Mamografi, ultrason ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinin farklı bulguları gösterebildiğini söyleyen Çoruhlu, özellikle yüksek risk taşıyan kişilerde birden fazla görüntüleme yönteminin doktor değerlendirmesiyle kullanılabileceğini ifade etti.
Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nın toplum tabanlı tarama programında, ortalama risk grubundaki 40-69 yaş arası kadınlara iki yılda bir mamografi uygulanıyor. Aile öyküsü, daha önceki meme biyopsileri, yoğun meme dokusu veya BRCA1 ve BRCA2 gen değişiklikleri gibi riskler söz konusu olduğunda tarama planı standart programdan farklılaştırılabiliyor. Bu nedenle erken yaşta ultrason, MR ya da genetik test gerekip gerekmediği kişinin hekimi tarafından belirlenmeli.
AİLE ÖYKÜSÜ VE BRCA GENLERİ ÖNEMLİ
Programda meme kanseri riskinin değerlendirilmesinde aile öyküsü ve genetik testlerin öne çıktığı belirtildi. Çoruhlu, özellikle BRCA1 ve BRCA2 genlerindeki zararlı değişikliklerin yüksek riskle ilişkili olduğunu ve ailede bu tür bir genetik bulgu varsa diğer aile üyelerinin de hekim önerisiyle değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.
Bilimsel kaynaklara göre BRCA1 ve BRCA2 değişiklikleri meme kanseri riskini belirgin biçimde artırabilen kalıtsal faktörler arasında yer alıyor. Bununla birlikte genetik test herkes için otomatik olarak gerekli değil. Test kararı; kişinin kendi kanser öyküsü, yakın akrabalarında meme veya yumurtalık kanseri bulunması, hastalığın görülme yaşı ve ailedeki diğer kanser türleri dikkate alınarak genetik danışmanlık sonrasında veriliyor.
KABIZLIK İLE MEME KANSERİ ARASINDA KESİN BAĞ KURULMADI
Çoruhlu, östrojen metabolitlerinin karaciğerden bağırsaklara atıldığını, kabızlık halinde bu maddelerin yeniden emilerek dolaşıma dönebileceğini ve bu nedenle kabız kalmamanın meme sağlığı açısından önemli olduğunu öne sürdü. Bu açıklama, programdaki en dikkat çekici başlıklardan biri oldu.
Bununla birlikte mevcut klinik rehberlerde kabızlık, meme kanserinin kanıtlanmış doğrudan risk faktörleri arasında sayılmıyor. Kabızlığın tedavi edilmesi genel sağlık açısından önemli olsa da, yalnızca kabızlığı önleyerek meme kanserinden korunmanın mümkün olduğu sonucuna varılamaz. Süregelen, şiddetli veya yeni başlayan kabızlık şikâyetlerinde değerlendirme için doktora başvurulması gerekiyor.
KİLO, HAREKETSİZLİK VE UYKU DÜZENİ
Programda fazla yağ dokusunun hormon dengesi üzerinden meme kanseri riskini etkileyebileceği, vardiyalı çalışanlarda ve düzensiz uyuyanlarda da riskin daha yüksek görülebildiği ifade edildi. Bilimsel veriler, özellikle menopoz sonrası fazla kilo ile hormon reseptörü pozitif meme kanseri arasında ilişki bulunduğunu; düzenli fiziksel aktivitenin ise riski azaltmaya yardımcı olabildiğini gösteriyor.
Gece vardiyası ve sirkadiyen ritim bozukluğu üzerine araştırmalar sürüyor. Ancak çalışma saatlerinin tek başına her bireyde meme kanserine neden olduğu söylenemez. Kilo kontrolü, düzenli hareket, alkol tüketiminin sınırlandırılması ve dengeli beslenme, kanser riskini azaltmaya yardımcı olabilecek genel sağlık davranışları arasında değerlendiriliyor.
D VİTAMİNİ VE DIM İÇİN KANITLAR SINIRLI
Çoruhlu, D vitamini düzeyinin korunmasının ve brokoli, karnabahar gibi sebzelerde bulunan diindolilmetan yani DIM bileşiğinin meme sağlığı açısından önemli olabileceğini söyledi. DIM üzerinde yapılan bazı küçük çalışmalar, östrojen metabolizmasıyla ilişkili biyolojik göstergelerde değişiklikler olabileceğine işaret ediyor.
Ancak DIM takviyelerinin meme kanserini önlediğini veya tedavi sonrası metastazı engellediğini gösteren yeterli klinik kanıt bulunmuyor. Bazı araştırmalarda DIM’in tamoksifen kullanan hastalarda ilacın metabolizmasını etkileyebileceği bildirildi. Bu nedenle meme kanseri tedavisi gören kişilerin DIM, D vitamini veya başka bir takviyeyi onkoloğuna danışmadan kullanmaması gerekiyor. D vitamini eksikliği de kanserden korunma amacıyla kendi kendine yüksek doz takviye alınarak değil, gerekli görülürse hekim kontrolünde değerlendirilmelidir.
SÜTYEN VE DEODORANT İDDİALARINA BİLİMSEL DESTEK YOK
Çoruhlu, sıkı sütyenin lenf dolaşımını bozabileceğini ve koltuk altı bölgesinde kullanılan deodorantlara dikkat edilmesi gerektiğini belirtti. Ancak mevcut bilimsel değerlendirmelerde sütyen kullanımının meme kanseri riskini artırdığına dair kanıt bulunmuyor. Deodorant ve ter önleyici ürünlerle meme kanseri arasında da güvenilir biçimde kurulmuş bir neden-sonuç ilişkisi yok.
Deodorant ve ter önleyici ürünlerin mamografi günü kullanılmaması istenebiliyor. Bunun nedeni, bazı ürünlerdeki alüminyum bileşiklerinin görüntülemede küçük beyaz noktalar oluşturarak değerlendirmeyi zorlaştırabilmesi; bu uyarı ürünlerin kansere neden olduğu anlamına gelmiyor. Meme kanserlerinin dış kadranda daha sık görülmesi de çoğunlukla bu bölgede daha fazla meme dokusu bulunmasıyla açıklanıyor.
PLASTİK, FİŞLER VE ÇEVRESEL MARUZİYETLER
Programda plastik şişede, özellikle araç içinde ısınmış su tüketimi; mikroplastikler, alışveriş fişleri, kozmetik ürünler ve çevresel kimyasalların hormon benzeri etkiler oluşturabileceği ileri sürüldü. Bazı kimyasalların hormon sistemini etkileyip etkileyemeyeceği araştırılıyor, ancak günlük yaşamdaki bu maruziyetlerin meme kanserine ne ölçüde katkıda bulunduğu konusunda kesin sonuçlara ulaşılmış değil.
Benzer şekilde kuaförlerdeki fön makinelerinin elektromanyetik alan yayması, saç boyası, eski kanal tedavileri veya belirli bir koltuk altına daha fazla deodorant sürülmesi ile meme kanseri arasında doğrulanmış bir neden-sonuç ilişkisi bulunmuyor. Bu tür iddialar, kesin risk bilgisi gibi değil, araştırılması süren veya kanıtı yetersiz başlıklar olarak değerlendirilmelidir.
MEME SAĞLIĞI İÇİN GÜVENİLİR YAKLAŞIM
Meme kanserini kesin olarak önleyen tek bir yöntem bulunmuyor. En güvenilir yaklaşım, kişinin yaşına ve risk durumuna uygun tarama programına katılması, meme dokusunda yeni bir kitle veya değişiklik fark edildiğinde gecikmeden sağlık kuruluşuna başvurması ve aile öyküsünün hekime bildirilmesi.
Yeni gelişen kitle, meme başında içe çekilme, ciltte çökme veya kalınlaşma, tek taraflı kanlı akıntı ya da koltuk altında şişlik gibi bulgular görüldüğünde farkındalık ayı beklenmemeli. Meme kanseri tedavisi gören kişiler ise beslenme, vitamin, bitkisel ürün ve takviye kararlarını onkoloji ekibiyle birlikte vermeli.
UYARI: BU SAYFADA YER ALAN İÇERİKLER YALNIZCA GENEL BİLGİLENDİRME AMAÇLIDIR. TIBBİ TANI, TEDAVİ VEYA KİŞİYE ÖZEL SAĞLIK TAVSİYESİ NİTELİĞİNDE DEĞİLDİR. HERHANGİ BİR İLAÇ, TAKVİYE, BİTKİSEL ÜRÜN VEYA BENZERİ BİR ÜRÜNÜ KULLANMADAN ÖNCE DOKTORUNUZA VEYA YETKİLİ BİR SAĞLIK PROFESYONELİNE DANIŞINIZ.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...